Hülya için Satu teyze çok önemli idi. O’nu ne kadar çok sevdiğini son zamanlarda hasta iken gözlerinden anlayabiliyordum. Ve o acılı haberi aldığımda Hülya’ya bana, daha doğrusu Ogün gazetesi okurlarına babaanneni anlatır mısın? Dedim, O’da bana ağabey ben hiç yazı yazmadım denemem olmadı nasıl yaparım bilmiyorum ama Bir Portrede ile ilelebet onu yaşatmayı da çok isterim deyince o zaman otur içinden geldiği gibi anlat çok sevdiğin babaanneni dedim.
Hülya önce tereddüt etse de başladı yazmaya. O kadar da güzel anlattı ki ben sözü fazla uzatmadan geçelim bu haftanın bir portresine ve Hülya Sarı’nın kaleminden babaannesi rahmetli teyzemiz Satu Sarı’yı okuyup tanıyalım.
"Çok değerli abim, öncelikle bana bu fırsatı verdiğin için Ogün gazetesine ve sana çok teşekkür ederim.
Babaannemin Adı Satu, herkes onu Münevver diye bilir.
Adını daha doğmadan Satılmış koymuşlar erkek olacak diye ama maalesef nur topu gibi bir kızları olmuş.
Seneler sonra çıkmış nüfus kâğıdı Satu ismiyle.
Ancak O da severdi Münevver ismini Satu ismini kullanmazdı hiç. O benim babaannemdi…
Size evimizin ailemizin bir parçası babaannemi kendimce anlatmaya çalışacağım, umarım ibret verici bu yaşanmışlıkları okurken sıkılmazsınız.
Yazdıklarımda biraz sitem, biraz üzüntü ve biraz şaşkınlık hissedebilirsiniz bu çok normal çünkü şuan içinde bulunduğum durum tam olarak bu hisleri yansıtıyor.
Canım babaannem, son kez sarılamadan bırakıp gittin bizi, 14.Ocak Perşembe saat 18.39 da aradılar hastaneden.
Anladık tabii ters giden bir durum olduğunu ama yine de bir umutla koştuk hastaneye...
Duyduklarımı hiç sevmemiştim o an.
Ona sarılamadan vedalaşamadan bırakıp gitmişti, yoğun bakımın önünde söylediler bana.
Yalnızdım, başınız sağ olsun dediler kurtaramadık dediler.
O an hiçbir şey hissedemedim bile, şaşkındım, çaresizdim, kızgındım, üzgündüm, inanmamıştım.
Sadece sustum. Dönüp arkalarını gittiler sonra onu gösterdiler bana,10 saniye bile olsa görmüştüm onu o son gidişini görmüştüm. Güzelliği gitmişti ama biliyorum ki orda bıraktığı sadece bedeniydi. Gökyüzünden en güzel halleriyle bizi izliyordu.
Babaannem artık yok, aramızdan ayrılalı 1 hafta oldu, gerçekten yokluğuna alışmak çok zor. 1 haftadır düşünüyorum; gitmek mi, zor yoksa kalmak mı” işte bunu bilemiyorum ancak bildiğim bir şey var, daha doğrusu yeni farkına vardığım; insan sevdiklerinin hiç gitmeyeceğini sanıyor.
Hasta ve yaşlı bile olsa onun orda durduğunu ve istediğin zaman onu görebileceğini zannediyorsun. Ölümü yakıştırmıyorsun hiç, onu kaybedebileceğini düşünmüyorsun.
Ve bazen üzücü şeyler bile söyleyebiliyorsun ona ancak seni terk ettiğinde anlıyorsun hayatın gerçeğini ve pişmanlık duyabiliyorsun. İşte benimde böyle pişmanlıklarım var babaanneme dair.
Mesela vefatından bir gün önce akşam ziyaretine gidecektim 1 haftadır görmemiştim, yoğunluktan kendimi alıp ta onu görmeye bile gidememiştim. Çarşambaydı akşam onu görmek üzere giyindim ve ziyaret saatini beklemeye başladım. Beklerken günün yorgunluğunun vermiş olduğu rehavet ile koltukta uyuklarken buldum kendimi ve gidemedim. Neyse dedim yarın öğleden sonra işten izin alıp görürüm 15 dakika sonra yine çıkamadım ofisten.
veee akşam oldu. İşten çıkıp spora gitmek istedim spordan da hastaneye gidecektim. O sırada bir telefonla yıkıldım, yetişememiştim ona.
Ben o kadar meşguldüm ki bekleyemedi beni babaannem…
Yazık...
Ne kadar kızıyorum kendime, belki görmek istemişti ama çağıramamıştı sesi çıkmıyordu çünkü söyledikleri anlaşılmıyordu, sadece gözlerini açıyor ve sadece elimizi sıkı sıkı tutuyor bırakmıyordu. O artık yok. Bir daha hiç olmayacak. İşte bu yüzden elimden geldiğince hatırlamaya ve onu anlatmaya çalışacağım sizlere. Anılarda yaşatmak adına yazılı bir belge olsun bu tüm sevenlerine.
Anne, Baba; onu sizin kadar iyi anlatamayabilirim, yanlış hatırladıklarım veya hatırlayamadıklarım için öncelikle sizlerden ve beni görüyorsa ondan özür dilerim.
Babaannemi anlatmak çok kolay değil çünkü o inanılmaz ilginç bir kadındı. Biz ona aile arasında sürahi nine derdik bir taraftan da imrenirdik, hayatı, yaşamayı, giymeyi, gezmeyi, süsü püsü çok severdi, onun tabiriyle “entarilerini”çok severdi. Renklerden de kırmızıyı severdi. 30 senelik Parkinson hastası olmasına rağmen 1 gün bile şikâyet etmedi, hiç isyan etmedi.
1985 yılındaymış sanıyorum, karı koca hacca gitmişler, inançlı kadındı benim babaannem, tüm bedeni istemsiz titrerken, kasılırken bile 1 gün olsun namazını ihmal etmedi. Hani derler ya bir işi yapacaksan tam yap diye, iste o da hayatını inançlarıyla tam yaşayanlardandı, görevlerini yaptığına ve şimdi ebedi huzura kavuştuğuna inanıyorum. Artık elleri titremiyor belki, belki daha rahat yürüyordur, bacakları ağrımıyordur belki de yemekleri dökmeden yiyebiliyordur artık…
O çok genç yaşta büyükbabamla evlenmiş (O nu da 10 sene kadar önce kaybettik, Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın.) ve 4 tane çocuğu dünyaya gelmiş, 2 kız 2 erkek ve maalesef kızlarının ikisini de yani halalarımı bebekken kaybetmiş. Sinop’tan ilk İstanbul geldiklerinde Aksaray da tarihi bir köşkte Ermeni bir aile ile yaşamışlar. Sonra Pendik’te bir ev yapmış büyükbabam 3 katlı, altında da bir marangoz atölyesi kurmuş.
Orda çalışırmış ve sonra amcam almış baba mesleğini. Babam ise okumak istemiş gizlice girmiş üniversite sınavına ilk zamanlar gizlice gitmiş üniversiteye sonra öğrenmişler tabi, büyükbabam kızmış önceleri sonrada kabullenmiş, babaannem pek karışmazmış evin reisi ne derse o imiş. Akıllı kadınmış babaannem…
Annem hep anlatır onu gençliğinde yaptıklarını kaba tabirle kaynanasının yaptıklarını Rahmetli büyükbabam çok yufka yürekli olmasına rağmen çok otoriter biriydi, hepimiz korkardık ondan, babaannemde tabi...
Öyle korkardı ki bir dediğini iki etmezdi ama yine yapacağını yapardı, gelinlerini çok yorardı Pendik’te 3 katlı evimizde 3 aile yaşardık, çocukluğumun ilk 10 yılı orda geçti, en üst katta yenirdi yemekler tüm aile birlikte. Büyükbabam herkesi sofrada isterdi, yemek yemeyene de çok kızardı. Sabah 8 de kahvaltıda saat 1 de öğlen yemeğinde akşam 7 de ise akşam yemeğinde herkesin hazır bulunmasını isterdi.
Babaannem hareketli, enerji dolu bir kadındı. Her gün baklava, börek açmak isterdi ve gelinlerine de rahat vermezdi hani… yemek yapılmasa temizlik yapılırdı,o bitti halılar yıkanırdı…vs yani kısaca hiç oturtmazdı kimseyi, modayı da çok takip edermiş gençliğinde , ev halleri bile çok şıktı der annem hep.. saçlarını da kına yakar, saatlerce tararmış ama güzel kadınmış gençliğinde, takıp takıştırmakta en sevdiği şeymiş ,bilezikleri çok kıymetliymiş hiç çıkarmazmış kolundan iş yaparken bile…
Geleni gideni komşusu çokmuş, misafir eksik olmazmış evinden, öğlene kadar gelinleri işleri bitirince hadi dermiş gezmeye gidiyoruz…
Anlayacağınız hem evine hem de gezmeye düşkünmüş benim babaannem…
Gençliğinde birçok rahatsızlık geçirmiş , astım, şeker, oniki parmak bağırsağında bilmem nesi, karaciğerinde de kist varmış ameliyatlar geçirmiş… vs.hep acillerin yolunu tutarlarmış…
En son 50 li yaşlarda Parkinsona yakalanmış…
Bu hastalık günden güne hırpalamış onu, doktorlar 10 sene ya da maksimum 15 sene yaşar demişler. Vücudunun tek tarafında Parkinson hastalığı ilerleyip tüm hareketlerini engelleyince beyin ameliyatı geçirmek zorunda kalmış. Ameliyattan sonra bir süre titremesi kesilmiş sonra vücudunun öbür tarafı ağırlaşmaya başlamış…
Ama ameliyat için bir şansı daha yokmuş…
Alışmış bu hastalıkla yaşamaya…
Günde 20–30 tane ilaç içerek geçirmiş günlerini…
Sonra ne tuhaftır ki belki içtiği ilaçlardan olsa gerek…
Ne astım nede şeker hastalığı kalmış…
Ve son günlerine kadar kolesterol dâhil her şeyi çok iyi durumdaydı…
Parkinson olmasa yani daha bir 80 yıl daha yaşarmış benim babaannem
Dedim ya insan bu kadar hasta olup 1 gün bile şikâyet etmeden nasıl durur, nasıl isyan etmez, nasıl naza çekmez kendini…
Biz başımız ağrıyınca bile söylenmez miyiz, ilgi beklemez miyiz etrafımızdan, bir düşünün elleriniz ayaklarını titriyor, çeneniz istemsizce kasıldığı için yemek yiyemiyorsunuz, yeseniz bile döke döke, kaşıkta çorba tabaktan ağzınıza gidene kadar dökülüp kalmıyor…
Ama siz ne yardım istiyorsunuz nede şikâyet ediyorsunuz…
İşte böyle bir kadındı benim babaannem.
Çocukken bana çok kızardı, söylenirdi arkadaşlarımla sokakta oyun oynamaktan alamazdım kendimi, kızardı eve çağırırdı, bağırırdı ama eve gidince de korurdu beni büyükbabamdan çocuk o derdi hiç kıyamazdı bana…
Sene 1991, 10 yaşındaydım babam ev alıp Bostancıdaki evimize taşındığımızda. Önce çok kırıldılar, aile geleneği bozup yanlarından taşındık diye birkaç sene evimize gelmediler hiç, ama biz hep giderdik evimize. Sonra alıştılar evimize gelmeye başladılar artık. Huzurluyduk, herkes mutluydu…
Seneler seneleri kovaladı, babaannemin hastalığı ağırlaştı, Büyükbabam onun üzerine çok titrerdi, o hallerine çok üzülürdü ama oda hiç şikâyet etmezdi. Yazları Sinop Boyabat’taki köyümüze giderlerdi karı koca 3–4 ay…
Orada rahat ediyorlardı, babaanneme de iyi geliyordu orası. Nede olsa gençliğinin geçtiği yerlerdi. Tanıdıktı, rahattı o yaşam onlara göre…
Babaannem orda da boş durmazdı hep gezerleri komşu köylere, yaylalara, büyükbabamda ava çıkardı, yaylalarda tüfek atardı… Küçüktüm ama hatırlıyorum.
Yine Sinop’a gittikleri bir yaz bizde onları ziyarete gittik, yaz tatilimizi orada geçirecektik. O sene oraya hiç gitmek istememiştim tam lise çağlarındaydım ve İstanbul’da arkadaşlarımla kalmak istiyordum. Büyükbabam o sene ilk defa çok yumuşak ve şefkatliydi bize karşı…
O otoriter insan gitmiş yerine yufka yürekli biri gelmişti. İlk defa sarılmıştı hepimize İstanbul’a dönerken. O halini hiç unutmuyorum çünkü oradan ayrıldıktan sonra bunu aile arasında konuşmuştuk. İlk defa bize sarıldı Allah Allah demiştik bir haller var bu adamda. Sonra İstanbul’a döndük aradan sanıyorum 1 gün geçti Dayımla birlikte evde üniversite giriş formumu dolduruyorduk. Dayım sordu nasıldı Boyabat diye; Nasıl olsun sıkıcıydı dedim ve çok büyük bir laf ettim; Hiç kimse beni bir 4 sene daha oraya götüremez dedim. Sanki bana orda bir şey yapan var, çocukluk işte…
Çok pişmanım. Ve 15 dakika sonra telefon çaldı. Arayan Büyükbabamın en yakın arkadaşı Avni amcaydı. Bizi oraya çağırıyordu, büyükbabamın hasta olduğunu söylüyordu. Çok şaşırdık ama annem anlamıştı vefat ettiğini, babama söylemek ona düşmüştü ve biz o gün yola çıkıp Boyabat’a gittik. Ve şunu öğrendim; hayatta hiçbir şey büyük konuşmaya gelmiyor ve hiçbir pişmanlık geçmiyor. Keşkelerle yaşamaya alışmamalı insan, keşke diyeceği şeyler yapmamalı…
Büyükbabam vefat edeli 10 sene oldu. Babaannem ilk başlarda gidişini anlayamamıştı ama sonraları resimlerine bakıp bakıp ağlardı… yine de sıkı sıkı yaşama tutundu, halbuki doktorların ona biçtiği ömür bitmişti. Ama o yılmadı sıkı sıkı tutundu hayata. Büyükbabamın vefatından sonra babaannem 3 ay bizde 3 ay amcamlarda kalmaya başladı. Pendik’teki evini hiç bozmadık, belki bir gün evinde kalmak ister diye… Bu 3 aylar boyunca çok zorluklar yaşadı annemde yengemde…
Bir Parkinson hastasına bakmak gerçekten çok zor. Bunu ancak yaşayanlar bilir. Annem zaman zaman babaannemin yaptıkarına kızar bağırırdı sonrada üzülürdü. Babaannem hak ederdi ama o hasta haliyle yemek yapmaya çalışır mutfağı batırırdı, saatlerce suyu açıp saçlarını tarar aynanın karşısında tüm banyoyu sırılsıklam yapardı, sürekli ütü yapmak isterdi rahmetli yazmalarını eteklerini ütülemek isterdi, günde 3–4 kere üzerini değiştirmek ister en sevdiği elbiselerini giyer çıkarır sonra yine katlar koyardı dolabına, sonra biraz yalnız bırakınca kapının kilidini sakladığımız yerden bulur kapıyı açar, apartmanda önüne gelen ilk kapıyı çalar misafirliğe gitmek isterdi.
Sonra elinde iğne ile kıyafetinin kollarını söküp dikmek ister. Sonra iğnesini 14.kattan balkondan düşürür. Birde aşağı inip iğneyi aramak isterdi işte annem bu nedenlerden kızardı ona uslu uslu oturmaz diye… Evin içinde dolaşıp düşerdi hep, yüzü elleri morarır ama hiç yılmaz kalkar devam ederdi hedefe ulaşana kadar sonra bana gelir hadi beni Kadıköy’e götür derdi entari almaya, sonra benden krem isterdi yüzüm, ellerim kuruyor derdi, birde parfümlerini sonuna kadar sıkmak ister, gizlice ben yokken sıkar, buram buram parfüm kokar ama yine de ben sıkmadım derdi, Yüzüklerimi bulur takar saatlerce ellerine parmaklarına bakar sonrada ellerim çok buruştu derdi.
O zaman ona çok kızardım söylenirdim eşyalarımı kullanmasını istemezdim ve bazen kırardım onu, anlayamadım onun hala ne kadar genç bir ruha sahip olduğunu. İşte bu da benim pişmanlığım babaanneme dair. Çok ama çok renkli bir kadındı benim babaannem.
Babamda ona kızardı bu hareketli bitmek bilmeyen enerjisi yüzünden…
Ama kızgınlıklar hep bir anlıktır. Kızsanız bile aslında çok sevdiğiniz için kızıyorsunuzdur.
Yine böyle kızgınlıklar yaşandı ve Haziran ayında babaannem yengemlere gitmek üzere yola çıkıyordu. Giderken ilk defa “hakkınızı helal edin” deyip gitmişti. Pek böyle şeyler söylemezdi şaşırmıştık. Annem de niye öyle diyorsun iyisin gene geleceksin demişti. O yine siz yinede hakkınızı helal edin deyip helallik almıştı annemden. Yaz geçti aylardan Eylül oldu Babaannemin hasta olduğunu birkaç gündür yataktan kalkmadığı söylediler. Bize getirdiler. Yorgun ve bitikti, eve doktorlar geldi serumlar verdiler…
Babaannem artık yürüyemiyordu, konuşamıyordu da… Bir süre evde baktık ama yutma yetisini de kaybetmeye başladı ve kasılmaları arttı. Çaresizdik, başında günlerce bekledi annem, babam…
Serum kolunda durmuyordu o kadar çok hareketliydi ki kolları kasılmaları artmıştı. Tüm gece babamın uyumadan kolunu tuttuğunu biliyorum. Sonra yatmaktan sırtında yaralar oluşmaya başladı günlerce pansuman yapılmasına rağmen bir türlü iyileştiremediler. En sonunda bir hastanenin yoğun bakımı kabul etti babaannemi. Yoğun bakımda yatarken bile hep tebessüm etti bizi gördüğünde…
Umudu vardı hala yaşamaya dair… iyi misin diyenlere hep kafasını salladı iyiyim der gibi… Hâlbuki hiç iyi değildi ama dedim ya dirençli bir kadındı benim babaannem. İnancını hiç yitirmedi. Tam 100 gün yoğun bakımda yattı. Mideden beslemeye başladılar, midesini deldiler, sonra nefes sorunu çıktı boğazını deldiler…
Her yerine makineler bağladılar, ufacık kalmıştı babaannem. Onu gidip görmekten başka bir şey yapamadık maalesef. Orada olduğu süre içinde 3 kere kalbi durdu kalp masajı ile geri getirdiler ama bu 4.vazgeçişte geri gelmedi babaannem. Ama olsun Allahın hakkı 3 tür demişler ya…3 kere denedi ve başardı benim babaannem. Nur içinde yat benim bir tanem.
Vasiyeti vardı, büyükbabamın yanına gömülmek istiyordu. Onu Boyabat’ta toprağa verdik, babam canının öbür yarısını orda bırakıp geldi. Hepimiz için çok zor ama biliyorum o şimdi eşinin yanında ve kızlarının yanında çok mutlu ve bir gün bize de kavuşacak. Ahrette buluşmak üzere canım babaannem, biz sana hakkımızı helal ettik, sende helal et."
Hülya’ya teşekkür ediyorum, bir babaanne bu kadar anlatılabilir sevgili okurlar. Bende bir kez daha Satu teyzeye rahmet diliyorum. Haftaya yeni bir portrede buluşmak üzere sağlıcakla kalın.

CRA 22.Ocak.2010 Cuma - 16:27:00
Bu haber 15582 kez okundu.